Bu olayın vahameti kelimelere, açıklamalara sığmayacak ve ifade edilemeyecek biçimde tarifsizdir, üzücüdür. Oysa bileneceği üzere, cezaevindeki tutuklu ve mahkûmların, yaşam koşulları ve vücut bütünlükleri devlet tüzel kişiliğinin teminatı altındadır. Anayasanın 38. maddesinin “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” hükmünün bir boyutu da kişiye hak ettiği cezayı hak ettiği biçimde çektirmektir. Buradaki koşulları ağırlaştırmak, güçleştirmek yahut amacının dışına taşırmak hukuka uyar değildir. Ahlakla ve vicdanla bağdaşmaz. Buna imkan tanımak, kapasite yetersizliğinden bahisle insanları bu biçimde insan fıtratına uymayacak biçimde ikinci kez bir cezaya tabi tutmak etik noksanlığı ve izansızlıktır. Yurdumuzun en sıcak ili olan Urfa’da klima/havalandırma sistemi lüks değil, ihtiyaçtır…Yazın sıcaklığın gölgede 50 dereceyi bulduğu ve hatta geçtiği şartlar altında dışarıda yaşamını sürdüren kimselerin bile düşünsel meleklerinin zarar görüp, sıcakların etkisi ile hatalı işler yapabildiğinin toplumca malum olduğu açıktır. Bu şartların cezaevindeki kapalı ve havasız ortamda olan bir kimse için çarpan etkisi yapacağı açıktır. Bu cihetten, olaya “mahkumların arasındaki bir uyuşmazlı ve sonucu diye” bakmak, bu tip olayların devamına gebe bir zihin kaymasıdır. Bu ortamda, içeriye vantilatörün bile Bakan emri ile girdiği, klima girişinin (bir çok ceza evinde serbest olmasına rağmen) yasak olduğunu düşündüğümüzde, bu sonuca aslında şartların sebep olduğunu söylemek işten bile değildir. Havalandırma ve ortak alanları koğuşa çevrilmiş, normal kapasitesinin yaklaşık 4 misli mahkumu olan, normalde 10 kişinin kalabileceği yerde 30-40 kişinin barındırılmaya zorlandığı, yatak da değil de, mahkumların yerde yatmak için bile sıra beklediği, sağlık koşulları bakımından yetersiz, infaza tabi kimseler arasında güvenlik koşullarının yetersiz olduğu, infaz memurlarının yetersiz sayıda olduğu defalarca Baro ve çeşitli STK’larca dile getirilen bir yere cezaevi, yapılan işe de infaz demek bizce ayıptır. Bunun adı, insanları rehabilite etmek değil, ikinci kez yargısız biçimde cezalandırmak ve kendi kaderlerine terk etmektir. Hukuk vicdanı ve ahlakı açısında çok kötü bir örnek olarak zihnimizde kalacaktır. Anayasa’nın 125. maddesinin son fıkrasına göre, “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 4. maddesine göre, “Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazında zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz.” Aynı Kanunun 6. maddesinin (f) bendine göre, “Ceza infaz kurumlarında hükümlülerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü koruyucu tedbirin alınması zorunludur.” Hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, devletin ağır hizmet kusuru neticesinde hayatını kaybeden yurttaşlarımızın yakınlarına Devletçe, tazminat ödenmelidir. Diğer yandan da, hali hazırdaki tutuklu ve mahkûmların psikolojik yapısındaki bozulmaları giderecek tedbirlere derhal başlanmalı ve telefon yolu ile dahi olsa, bundan sonra infaza tabi kimselerin yakınları ile görüşmelerinin sayısı arttırılmalıdır. Bu olay ciddi bir travmadır, umarız siyasi bir yönü olmadığı için vaka-i adiye sayılıp gündem arasında kaybolup gitmez. Bu menfur olay neticesinde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı dileriz.
Güncel
Yayınlanma: 31 Aralık 2011 - 23:00
Hukukçular Derneğinden Basın Açıklaması
Güncel
31 Aralık 2011 - 23:00









