Mustafa Nevruz SINACI

Mustafa Nevruz SINACI

Lozan Cumhuriyeti…

00 0000 - 00:00

Yalçın KOÇAK

18. dönem Sakarya Milletvekili

Türkiye Cumhuriyetinin 90. Yıl dönümü kutlanırken, biz eski ve hasta bir dostu ziyaret maksadıyla İsviçre Lozan’da, Montrö’deydik...

90 yıl önce de, burada bir hasta adam yaşam savaşı v eriyordu.

Derin acıları, ıstırapları, hattâ doğmamışlarına biçilen roller vardı.

Bu vesileyle, orada ve oradan gördüklerimizi, acılarımızı ve hissettiklerimizi sizinle yorumsuz olarak paylaşalım istedik!..

23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan meclis; bu gün hala iş başında olan TBMM ve de kurulan devlet Türkiye ise; 29 Ekim 1923’de idari rejim olarak ilan edilen Cumhuriyet / muhtariyet (yani halkın kendi iradesi ile idaresini tayin ise); Biz bugün olmayan bir şeyimi kutluyoruz? Niye diktatorya diyoruz veya niye rey istemeye gelene icazetin var mı?, diye soruyoruz? Aslında her şeyi gayet iyi biliyoruz…

O zaman neden ve niçin susuyor da, bilmeze yatıyoruz?..

Lozan üniversitesinde 24 Temmuz 1923‘de eski devletimizin narkozsuz ameliyatla parçalanmış, sınırları cetvellerle çizilmiş coğrafyasında, bize de 800 bin kilometre kare ve sınırlarında; “Uzaktan kumandaları ellerinde 20 probleme maruz” bir vatan bıraktılar..,

Borç bıraktılar, açlık, sefalet, hastalık, ayrılık, dert ve hasret bıraktılar.

Ne diyordu o günlerde Gazi Mustafa Kemal; “Ya elli sene sabır edeceğiz, ya da yetmiş milyon olana kadar bekleyeceğiz.” Sağlığında şartlar oluştu, fırsat buldu, Hatay’ı ilhak etti, Kıbrıs vasiyetini bilen Ecevit Kıbrıs’ın bir kısmını (!) aldı. Peki ya Egede ki 12 adalar, Batı Trakya, doğduğum yer dediği Selanik?..

Ya Musul ve Kerkük!..

Beyler iki şartı da aştık, zamanı geçiriyoruz.

Demir tavında dövülür.

Bağıranlar, sebepsiz mi bağırıyor? Lozan’da ipler koptuğunda itilaf devletleri denilen düveli muazzama içindeki Rusya, “Eğer bu anlaşma olmaz da savaşa devam edilecek olursa Türkiye’nin safında yer alacağını..” belirtmemiş olsaydı, o sıra kesilen görüşmelere 2. kez kesinlikle başlanmazdı.

Neyi, ne ye, ne kadar borçlu olduğumuzu da bilelim.

1938 Möntrö’de de aynı şey olmuş. Boğazların bağımsız bir komisyona bırakılmasını isteyenlerin teklifini Rusya kabul etmeyince, Türk tezi kabul edilmiştir. (aslında Boğazlar ve İstanbul biz Türklere emaneten bırakılmıştır!..) İstanbul’un millileştirme operasyonu Mustafa Kemal’le başlamış ve Adnan Menderes ile devam etmiştir. (“İstanbul’un taşı toprağı altın” söylemi, göçü özendirici fevkalade bir slogandı.)

Her ikisine de “bedel” çok ağır ödetilmiştir.

1. Meclisi yazan ve konusunda tek eser olan Ahmet Demirel’in, iletişim yayınlarından çıkan “Birinci Mecliste Muhalefet-İkinci Grup” adlı kitabı bu karanlık ve muharref tarihe ışık tutacak vesikalar sunuyor. Kabul eden var, etmeyen var; Lozan’da dahi Patrikhanenin İstanbul dışına çıkarılması gündeminde; Fransız delegesinin, İsmet Paşaya, “Hilafetten dahi eski bir müessesedir” sözüyle, ricasıyla kurtulan patrikhane, halen bize sıkıntı verecek yerde, hem de kapalı kapısıyla dururken, bu gün, (ne cüretle) eski sıfat ve haklarını istiyor.

Benim Batı Trakyalım ekonomik izolasyona mahkûm edilmiş, açık ceza evi hayatı sürerken, onun kayıp hakları, hukuku ile kimse adam gibi ilgilenmezde; ilgileniyor muş gibi yaparak kandıran, uyutan, avutan, işi ve olayı soğutanlara HU diyelim, HU!...

Hilafetin İslam coğrafyasında ki gücünü en iyi bilen İngilizler tarafından, “olmazsa olmaz” kriter konulan Hilafetin halli; (3 Mart 1924) TBMM tarafından 18 Kasım 1922 de, son halife seçilen ve 1 yıl 3 ay halifelik yapan Abdülmecit Efendinin, aslında hazır oturma düzeni ve davetliler listesiyle belirlenmiş ve bizim Elhamra sinema salonunun ikizinde Ankara’dan gelen Halife unvanının geri alındığına dair kararı protesto etmek üzere, İslam alemini burada bir konferansa davet ettiğini ve bu davetin İngilizler tarafından sabote edildiğini ve bu yerin de Montrö olduğunu kaçımız biliyor?..

İstanbul’dan kalkan Orient Ekspresi, Bizim Coğrafyadan sonra Montrö’ye geliyor.

Lozan gölü kenarında ki bu kantonun bayrağında da ay yıldız birlikteler.

İkinci enteresanlık; Teşvikiye ile Maçka arasında İstanbul karargâhı olan Gül ve Haç örgütünün de merkezi, göle ve şehre hâkim bir tepenin üzerinde. O tren yolunun gittiği bütün ülkeleri izliyor. İçinden yedi tane daha, hizmetkâr gizli örgüt çıkarmışlar.

Kurumlarıysa saymakla, yazmakla bitmez, yazmaya sayfa yetmez.

Halifelik siyasal bir makam, güneş batmayan bir kötülükler imparatorluğunun önünde kan emici sömürücülere (Globalizm) engel koyabilecek, dur diyebilecek ve dünyada kötülüğe mani olabilecek kudreti haiz, elimizde ki tek siyasal güç.

En azından nasıl kaybettiğimizi bilelim.

Evet, Kopenhag kriterleri ve Maestricht kriterleri gibi, Lozan kriterlerine de geçmişte  (naçar) evet dedirtildiğimizi bilelim!...

Sadece bilelim bu kadarı bize yeter.

Fırsatlar artıyor; Şartlar oluşuyor.

Biz mi yapalım? Onların kervanına mı katılalım?

10 Kasım geliyor, Gazi’nin vasiyetini bir dinleyelim.

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum