Aslıhan Duran

Aslıhan Duran

Davacıyım Hakim bey

01 Mart 2015 - 00:00

Umutlarım, hayallerim çalındı. Davacıyım Hâkim Bey...

Ben henüz altı yaşında bile değildim. İçimde bir aşk vardı, adı öğretmenlik. O dönemde Doğunun adı "mahrumiyet/terör" bölgesi idi. Oraya atanan öğretmenleri görürdük haberlerde her gün. "Ben gitmem, gitmeyeceğim" derlerdi. Çocuk kalbim ezilir, üzülürdü. "Orası da bizim memleketimiz. Doğulu çocuklar da bizim çocuklarımız. Onlar neden boynu bükük kalsın ki? Ben öğretmen olacağım ve gönüllü olarak Doğu’ya gideceğim." demiştim kendime o zaman.

Üniversiteye giriş yılı geldi çattı. Yıllarca öğretmen olup gönüllü olarak Doğu’ya gitmenin hayaliyle yaşamış olan ben, öğretmenlik tercih edemedim. Neden mi? Çünkü başımda Allah’ın emri vardı ve onunla öğretmenlik fakültesine girmek mümkün değildi. O fakültenin dekanı sabahları okulun bahçesinde bekliyor; örtülü kızların örtüsünü, peruklu kızların peruklarını başlarından çekiyordu. Hayal değil Hâkim Bey, hakikatın ta kendisinden bahsediyorum sana. O yıllarda bu fakültenin bahçesine dahi giremezdin örtünle. Mühendislik Fakültesi nisbeten daha iyiydi. Okul binasına değilse de en azından bahçeye girebiliyordun. Düşündüm o vakit. Öğretmenlik seçsem okuyamayacağım. Okusam bitirsem çalışamayacağım. Mecburiyetten mühendislik seçtim. Üçüncülükle girdim fakülteme. Girdim girmesine ya okurken neler çektim bir Allah bilir...

Okulun ikinci haftasında tramvaydan indiğimiz noktaya diktikleri güven(siz)lik görevlileri ’durun, başınızı açmadan giremezsiniz’ dediler. Beklemediğimiz bir uygulamaydı. Şaşırdık, şok olduk. Orası sokağın ortasıydı. Nasıl yani? Açan orda açacak, peruk takan orda mı takacaktı? Giremedik. Kapıda durup ne yapsak diye düşünüyorduk. Bir tane yerel gazeteden bir muhabir geldi. Kamerası yok, herhangi bir kayıt cihazı yok. Sadece gözlem yapıp gazetesinde yazacaktı. Kapıdaki güven(siz)lik görevlileri muhabiri kulübelerine alıp dövmeye başladılar. Çam yarması gibi beş kişi, bir kişiye yumruk tekme girişmişlerdi. Gözümüzün önünde muhabirin kemiklerini kırdılar Hâkim Bey. Sonra polis kamerası geldi. Sivil kıyafetle içimize sızıp tek tek suratlarımızı çekmeye başladı. Sonradan öğrendik ki maksat kim olduğumuzu tespit edip kimliklerimizi toplamakmış. Sonra polis panzerleri geldi. Üstümüze sürdüler. Ben ne suç işledim Hâkim Bey? Hırsız mıydım arsız mıydım? Terörist miydim? Kapı baca mı indirdim? Devletin malına mı göz diktim? Polise taş mı attım? Sokaklara molotof atıp cam çerçeve mi indirdim? Ben vatanını sevmek, bayrağına âşık olmak dışında hiç bir şey yapmamıştım. Tüm yaşadıklarımı bunlardan ibaret mi sanıyorsun? Yanılıyorsun Hâkim Bey. Hepsini anlatsam roman olur. Ne zaman yeter ne gün...

O yaşımda polis panzerleri namlusunu niye bana döndü Hâkim Bey? Allah’ın emrine tâbi olmak neden suç sayıldı? Bu millet "Namlusunu halka çevirmiş tanka selam durmam!" diyen Anadolu yiğitlerini gördüğü gibi, "Tanklar yürüdüyse ne olmuş yani, 29 Ekim’de de tanklar yürüyor." diyecek kadar ileri gitmiş siyasileri de gördü. Bu millet neler çekti Hâkim Bey. Ben bir gün gezmeye giderken mahalle arasında sokak ortasında bir sivil tarafından durduruldum ve "aç bakayım çantanı, sohbete mi gidiyorsun sen?" laflarını duydum. Özgürlük mü? Bize akrabamıza gezmeye gitmek özgürlüğü bile tanınmadı. "Siz benim neler çektiğimi nerden bileceksiniz?!"

Dönemin Adalet Bakanı ifadesinde "şikayetçi değilim" demiş. Bu onun bireysel davası mı ki şikayetçi değilim diyor? Bu soru ona birey olduğu için değil,  devrin Adalet Bakanı olduğu için sorulmuştu. Konuyu basite alıp "Şikayetçi değilim" deme hakkı yoktu. Ben hakkımı isterim Hâkim Bey. Umutlarım, hayallerim çalındı benim! Ben 28 Şubatçılardan da o lafı eden eski Adalet Bakanı’ndan da davacıyım. Hakkımı isterim Hâkim Bey. Ama burada ama Mahkeme-i Kübra’da. Ben çalınan hayallerimin hakkını isterim!

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum